A.Y: Bildiğim kadarıyla kollektivist sol bir geçmişten geliyorsun.
Senin durumunda olan epeyce insan var Türkiye'de. Kollektivist sol ya da sağ
geçmişten gelen ama zamanın belirli bir noktasında paradigmasını değiştiren.
Acaba senin için kırılma noktası ne oldu? Bu kırılma noktasının ortaya
çıkmasında okumaların y etkili oldu, tecrübelerin mi etkili oldu, yoksa o
sosyal olayların birikiminin bir patlamasa mıydı? Fark edebiliyor musun geriye
dönüp baktığında?
S.Ç: Bence bu kolektivizm insanın yakasını sadece gençlikte değil yaşlılıkta da,
yani yağarken bırakmıyor. Yani, insanın gençken daha kollektivist olmasının
nedeni gençken hiçbir şey yaratmaması. Hem hiçbir şey yaratmayıp, hem de büyük
bir kibirle dolaşmak istiyorsan kollektivist olmak çok iyi bir çözüm. Sen kendin
hiçbir şey yaratmamışsın, üretmemişsin ama paylaşmak istiyorsun. Yani dünyadan
çok şey istiyorsun. Hatta dünyanın tamamını istiyorsun ve dünya hakkında
fikirlerin var. Bir değer yaratmadan, bir şeyler istiyorsun ama dünya onu sana
vermiyor ve sen bir kollektivist olarak diğer alamayanlarla buluşup bir bahçede
toplanıyorsun. Çünkü, seninle beraber bütün mazlumların kurtarıcısı olma
pozisyonu bu bahçede pek revaçta oluyor. Yani, o pozisyonda kendine gayet güzel
bir yer bulabiliyorsun. Zaten üniversite yıllarımda çevremdeki arkadaşlarımın da
çoğunda bunu görüyordum. Bir biçimde mazlumların kurtarıcısı olma rolüne
soyunmak çok "easy way"di. Çünkü, daktilo yazmayacaksın, karşıdan karşıya
geçmeyi bilmeyeceksin, kitap okumayacaksın, fotoğraf çekmeyi bilmeyeceksin, ders
çalışmayacaksın, mühendis değilsin, doktor değilsin, elinden hiçbir iş gelmiyor,
bir mesleğin yok... Yapacak tek iş şu, dünyanın hali üzerine düşünüyorsun ve
dünyanın hali üzerine düşününce kendin gibi kaybetmiş kalabalıkların safına
düşüyorsun. Kazanmış bir kalabalık yoktur. Genellikle kaybetmişlerin arasında
dolaşırsın, bir şeyi yaratmadığın ve üretmediğin için... Doğal olarak da, "madem
ben bir şey yaratmadım üretmedim, hiç olmazsa bu kalabalıkları kurtarayım,
yöneteyim, onların arasında kendime bir yer edinirim" deyip kalabalıkların
arasında "var olmak" yerine "eksik olmama" yöntemini seçiyorsun. kolektivizm
aslında son derece çirkin bir metod ve çirkin bir bencillik. Kan ve gözyaşı
dairesi çiziyor. Çünkü, böylece kalabalıkların kurtarıcısı olmak gibi kolay bir
rol üstleniyor, romantik bir heyecanla dolaşıyor ve kendini orada en çirkin
yollar içinde var ediyorsun. Bu yolun en tehlikeli tarafı; ölme ve öldürmeyle
noktalanması. Kalabalıklar bir değeri satın almazlar, kalabalıklar bir inancı
satın alırlar ve inanç, ölüm ve öldürme noktasında değer kazanır. Kim ne kadar
delikanlıysa, gençliğimizde kim silahla dolaşıyorsa, o bu derneklerle,
kalabalıkların örgütleri içersinde en yükseğe çıkıyordu
A.Y: Kollektivist çizgide yer edinme kültürel bir olgu mu yoksa
insanın tabiatından kaynaklanan temeller de görebiliyor musun? Özellikle de
gençlik yıllarını düşünürsen... Meselâ kültürel ortam biraz daha dengeli olsaydı
gençlerin bu kadar yüksek oranlarda kollektivist fikirlere kapılması biraz
engellenebilir miydi? Yoksa bu bir çeşit yaşanması gereken doğal bir tecrübe
gibi de görülebilir mi, en azından bazıları için?
S.Ç: Yok. Burada, meselâ tarihsel durum, Türkiye'de çevrilen kitaplar,
seyredilen filmler, o dönemdeki kültürel bombardıman etkili. O günlerin kültürel
bombardımanı insana "ben" demesini yasaklayıp, insanın kendisini yaratmasını
ayıp sayıyordu. Kendin için çalışmayı, para için çalışmayı, bir meslek sahibi
olup bu meslekten başarı kazanmak için çalışmayı suç sayıyordu. İnsanlar bu
kadar kolay "bizci" olmayabilirlerdi. Ama sorun, suçu o günlerin rüzgarına atıp
da kendini rahatlatmak olmamalı. Çünkü, sonuçta ben hâlâ televizyonu açtığım
zaman görüyorum; bu kollektivist ruh devam ediyor. Çünkü bu "easy
way". Kollektivist olmak çok kolay bir yol. Yoksa, oturacaksın, kendini
yaratacaksın, bir mesleğin olacak, elinden bir iş gelecek, yazacaksın,
çekeceksin, inanacaksın, çalışacaksın, kendini var edeceksin ve bir başarı
kazanacaksın. Halbuki zaten bir başarı kazanınca bu kollektivistler tarafından
suçlanıyorsun ya, o zaman niye suçlanayım ben, kendime göre bu kollektivistlerin
arasında, bunların ininde dolaşırım. O çay benim, bu kahve senin, masaya
sigaralar atılıp, Amerika aleyhine, iş adamları aleyhine, dünyadaki bütün
yaratıcılar aleyhine konuşarak, kendini bir güzel uyuştura uyuştura ömrünün
sonuna kadar sigara içerek kibirle yaşayabilirsin.
A.Y: [..] Böyle bir fikrin var mıydı o zamanlar?
S.Ç: Ben Karl Poper'la uyandım aslında. Onun "Açık Toplum ve Düşmanları "yla
uyandım. Tarih hesaplanamaz, gelecek tarih yordanamaz, söylenemez fikri benim
birden bire uyanmama neden oldu. Çünkü, Marx'ın tarihsel materyalizm fikri o
kadar tuhaftı ki, insanın bütün yaratılışına hakaret içeriyordu. Yani, sen
gelecek toplumdaki insanların ne yaratacağını, ne yapacağını, nasıl bir toplum
oluşturacağını biliyor olabiliyorsun. Yani, geçmişi bilmişsin geleceği de
bilebiliyorsun.
A.Y: Bir çeşit tanrısal role bürünme bu.
S.Ç: Bu ne ukalâlık! Şu anda kroki durumda Marx. Çünkü, ne Bill Gates'i
hesaplayabildi, ne bilgisayarı hesaplayabildi, ne dünya komünikasyonunun geldiği
aşamayı, ne de paranın bütün fakirlikleri çözdüğünü...
[..]
Ben, özgürlüğün dünyada en makbul değer olduğunu inanıyorum. Özgürlüğün
karşısına hiçbir şey koymam.
A.Y: Her zaman ve her şeyde mi?
S.Ç: Özgürlük insanlığın içinde yaşadığı bir alandır. Yani, özgür
olmaması insanın nefes almaması, ölmesi demektir. Özgürlüğün olmadığı yerde
bence oksijen yoktur. İnsanın özgürlüğünün engellendiği yerde, başörtüden tut,
eşit olacaksından, kollektivist olacaksın, yardımlaşacaksın, hep beraber
fedakarlık edeceğiz, bir sınıf bir devlet bir kavram için ölüceğize kadar
süregelen olaylar yer alır. Ben insanlıkta özgürlükten daha kutsal bir kavram
olduğuna inanmıyorum.
A.Y: Peki, resmi ideolojinin bizatihi varlığı mı yoksa aldığı şekli mi
özgürlükle ilgili? Çünkü, netice itibariyle, hemen hemen bütün insanlık
tarihinde bir otorite görüyoruz.
S.Ç: Şu anda karşılıklı iki ideoloji bombardımanı yüzyıllardır devam
ediyor. Özgürlükçüler ve eşitlikçiler. Eşitlikçiler insanlık tarihinde
kollektivistlerle beraber davranmıştır. Bence özgürlük; siyasî, ekonomik bir
sistem olarak kapitalizmde kendini bulmuştur. Aslında ben kapitalizmin ilk
insandan itibaren geliştiğini düşünüyorum. Marx'ın toplumsal ayrımlarına
inanmıyorum. Yani, ilkel, komünal toplum, feodal, kapitalist, sosyalist
toplum... gibi.
A.Y: [..] Türkiye'de bu piyasa düşmanı, kapitalizm düşmanı kültürel ortamın
biraz daha piyasa lehine dönmesini umut ediyor musun? Bu doğrultuda yapmak
istediğin, yapmayı planladığın şeyler var mı?
S.Ç: Türk kapitalistlerinin tam da Türk sosyalistlerinin dediği gibi işçilerin,
işçi sınıfının, bir bilince sahip olmasının gerektiğini söylüyorlar. Aslında çok
tuhaf bir alegori ama, bence Türk kapitalisti kendi sınıf bilincine zaten sahip
değil. Yani, Sabancı ben solcuyum diye ortaya çıkıyor ve bununla övünüyor.
A.Y: Acaba vicdanını mı rahatlatıyor?
S.Ç: Bir burjuvanın kendi sınıf bilincine sahip çıkmaması, aslında, sonuç olarak
onu öyle bir noktaya koyuyor ki, kendisine o zaman neo-liberal de dersin, vahşi
kapitalist de dersin. Çünkü sonuçta ona, o izin veriyor. Çalışmışsın, bin kişiye
iş vermişsin, geceleri uyumamışsın, üniversiteler kurmuşsun, iş yerleri
açmışsın... Sen kendini bu gururla, bu alnı açıklıkla savunamazsan... Bu ülkeye
çok şey vermiş insanlardan bir çok arkadaşım da var, kendilerini bir gram olsun
savunmayıp, hatta kendilerini suçlayan okları hevesle havada kapıp kendi
elleriyle kalplerine saplamaya tereddüt de etmiyorlar. Çünkü, sonuçta bu bir
bilinç meselesi ve bu bilinci o kadar horluyorlar ki, yani, kendilerini savunmak
yerine kendilerine saldıran öbür bilinci destekliyorlar.
A.Y: Sen nerdesin?
S.Ç: Ben Anadolu sermayesindeyim. Ben Kars'tan geldim, Van'dan geldim. Anadolu
sermayesinin devletten koptukça gerçek bir burjuva bilincini oluşturacağına
inanıyorum. Büyük Türk burjuvazisi devletle birlikte zengin oldu, daha doğrusu
devlete sırtını yaslamak zorunda kalarak zengin oldu. Ve bu zenginliğini yine
devletle açıklama ve devletle kol kola kalarak kendisini rasyonalize etme
ihtiyacı içinde. Bu ihtiyacın bittiği gün zaten adam eğilip kalkıp, büyük bir
enerjiyle 24 saat çalışa çalışa, alın teriyle zengin olduğu için yarattıklarının
karşılığını savunacak. Devletçi-toplumsal ideolojik saldırıdan kendini
kurtaracak ve yaptığı işe sahip çıkacak. Diyecek ki, ben devletten beş kuruş
kredi almadım. Benim etrafımı saran kollektivistlerden de beş kuruş yarar
görmedim. Ben geceleri gündüzleri uyumadım, on bin insana iş veren bu fabrikayı
tırnaklarımla kurdum. Ben bu fabrikaya dokundurtmam. Halbuki, bir çok Türk
burjuvası bugün devletin kurduğu fabrikaların sahibi olarak yaşıyor. Onların
emeklerini inkar etmek istemem. Ama, devletten kopmadan Türk burjuvazisinin
kendi bilincine sahip olabileceğini de sanmıyorum.
A.Y: Bugün Türkiye'de sola bakıldığında en tutucu kimselerin burada [solda]
olduğunu görüyoruz. Burada benim merak ettiğim bir şey var, sen hayatı okuyan
bir insansın. Ben bir akademisyenim ama, bir ölçüde de hayatı okumaya
çalışıyorum. İşte yayın dünyasındayım vesaire. Bana çok basit gerçekmiş gibi
görünen şeyler, meselâ, kollektivist entelektüel arkadaşlara kavranması imkânsız
karmaşık olgularmış veya tamamıyla hikayeymiş gibi gözüküyor. Meselâ bir şey
üretilmezse yoktur. Fakat bu çizgideki arkadaşlar üretimin üzerinde durmadan,
üretilmese de varlığın dağıtılması gerekmektedir diyebiliyorlar. Belki de tuhaf
gelecek sana, iktisat hocalarının da önemli bir bölümü böyle düşünüyor. Anlı
şanlı bazı arkadaşlar da böyle düşünüyorlar. Bunun acaba sebebi ne olabilir?
S.Ç: Ben buna o kadar çok rastlıyorum ki. Onların odak noktasındaki kelime
"paylaşımcılık". Peki, kim üretiyor kardeşim? Neyi paylaşacaksınız? Üreten,
değer yaratan insanın paylaşmadığını iddia ediyorlar ve o yüzden üreten insanın
ürettiklerinin paylaşılması gerektiği fikrindeler. Sorun şu, kim üretecek? Bu
soruyu atlayıp devam ediyorlar. Paylaşmak, o kadar güzel puan toplayan bir
kelime ki. Paylaşalım, bölüşelim, üleşelim, mutlu olalım... Fakat şimdi, şu
soruyu sormayınca bu fikir çok güzel duruyor. Kimin ürettiğini paylaşıyorsun?
Hanginiz ne ürettiniz de paylaşıyorsunuz? Siz talancı mısınız? Buyurun siz
üretin, bir fabrika açıp çalışın gece gündüz, bu fabrikaya yüzlerce işçi alın, o
zaman o işçileri çağırın, maden sosyalistsiniz, o işçilere deyin ki
ürettiklerimizi sizinle paylaşıyoruz. Buna kimse bir şey demiyor. Bu
arkadaşların paylaşalım dediği iki şey var. Birincisi, devleti paylaşalım. Lafı
kazıyınca ortaya çıkan şey şu, devlet bizim olsun, biz yiyelim. Aslında biz onu
paylaştıralım. Adları ne olursa olsun. Sonuç olarak hepsi kollektivist. İkincisi
ise, bu kapitalistler insanları galiba çok sömürüyorlar, onların
sömürdüklerinden de çok vergi alalım. Ana fikir olarak bu iki madde var. Yani,
onlar hiçbir şey üretmeyecek,sadece paylaşacaklar. Paylaşımcılığı da savunanlar
sorgulanmadan güzel insanların kalplerine gömülecekler. Acı dolu kalpler
tarafından kucaklanacaklar. Adam paylaşalım diyor, kötü bir şey demiyor
ki. "Paylaşım " kelimesinin arkasına çok kolay [saklaniliyor].
A.Y: Üretimden bağımsız olarak paylaşalım hikayesi tuhaf bir filozofa ait bir
fikir. Bu filozof bir yönüyle de özgürlükçü bir filozof, bir yönüyle de
sosyalist bir iktisatçı olan John Stuart Mill. Mill diyor ki, üretim kanunları
tabiat kanunlarıdır. Onlar üzerinde tartışmaya gerek yok, gelin biz bölüşümü
konuşalım ve bölüşümü istediğimiz değerlere göre yapalım
S.Ç: Çok yanlış.
A.Y: Stuart Mill'in yanıldığı daha sonra ortaya çıkmıştır. Çünkü, bölüşümle
üretim aynı anda yapılmaktadır. Kapitalizm de aslında kendisine göre bir
paylaşma mekanizması. Üretilen her şey sadece üreticisine kalmıyor.
S.Ç: Kefenin cebi yok demiş Türkler. O kadar güzel bir laf ki bu. Şimdi işadamı
sağmal inek. Adam çalışıyor, ediyor. O sütü vücudunda tutamazsın gelip biri
sağacak. Yani, bir adam ne kadar çok çalışırsa çalışsın elde ettiği serveti yeme
imkanı sınırlı. Her kazandığı şey aslında bu toprağa serpilmiş yeni tohumlar
oluyor. Adam kazandığı parayı, kendi ülkesine dağıttığı, fabrikalar kurduğu,
tohumlar attığı süre içinde zaten orada diğer sosyalist arkadaşlar da o
fabrikada çalışıp ekmek yiyorlar. Problem ise şurada, Türk Devleti bu
arkadaşları da kaçırdı. Millet şimdi Bulgaristan'a, Romanya'ya falan gidiyor.
Basın, televizyon, üniversite ve devlet bürokrasisi el birliği edip bu
insanları, bu ülkeden kaçırtıyor. Trajik olan; bu görülmediği için kendileri
dahil bir çok kişinin aç kalacak olması.
A.Y: Peki, kapitalizmi savunan insanların şöyle bir söylem değişikliği yapması
mantıklı olmaz mı, genellikle senin de bu söyleyişi boyunca ağırlıklı olarak
vurguladığın gibi kapitalizmi savunanlar üretim üzerine, yaratmak üzerine,
değiştirmek üzerine vurgu yapıyorlar. Halbuki kitlelerin büyük bir bölümü
dağıtımı önemsiyor, paylaşmak istiyor. Meselâ, sosyalizmin fakirliğe karşı bir
mücadele olduğunu tarihin gördüğü en büyük açlık üreticisi olmasına rağmen iddia
ediyor. Kapitalizmin ise fakirlerin düşmanı olduğu söyleniyor. Belki, söylem
değişikliği yapıp, fakirleri korumak için, zenginliği daha âdil ve daha yaygın
bir şekilde "dağıtmak" için...
S.Ç: Valla çok net bir şey söyleyeyim, kapitalizm fakirler için
daha çok gereklidir.
A.Y: Ben de aynı fikirdeyim, ama, bunu nasıl anlatacağız?
S.Ç: Bunu hayat anlatacak, görecekler. Görmeyeceklerse de görmeyecekler. Çünkü,
sonuç olarak, kapitalizme karşı dövüşen fakirlerin aslında kendi ekmek
paralarıyla, kendi işleriyle dövüştüklerini gördükleri bir gün gelecek. Yani,
fabrikatör yoksa fabrika da yoktur. Fabrika olmayınca işçi de yoktur. Çok basit.
A.Y: Yani kanunî düzenlemelerle fakirlik probleminin düzelemeyeceği, işçilerin
iş bulmasının sağlanamayacağı, bunun daha ziyade yatırım yapılmasına yani, özel
teşebbüs tarafından, işletmeciler tarafından yatırım yapılmasına bağlı olduğuna
anlatmanın bir yolunu bulmak lazım. Bu doğrultuda çalışan birkaç yazar var, bir
örnek vermek istiyorum, kollektivist terminoloji geliştirmekte son derece usta,
biz serbest ticaret diyoruz onlar adil ticaret diyor. Adil ticaret aslında
serbest ticareti engellemenin iyi bir yöntemi...
------
S.Ç: Bireyin güvenligi saglaninca, birey de zenginlesir. Malimizi canimizi
adalet mekanizmasi koruyor. Devletin iki görevi vardir. Sinirlari korumak ve
adaleti saglamak. Saglik, egitim filan devletin görevi degil bence. Biliyorsun
Devlet Güvenlik Mahkemeleri vardi ama "birey güvenlik mahkemesi" yoktu.
Soru: Hep bireyden söz ediyorsun. Peki toplum?
S.Ç: Birey yoksa toplum da yoktur.
Soru: Solcularla alip veremedigin ne?
S.Ç: Onlara sormali. "Prenses" diye bir film yaptim. "Boktan bir fikir ugruna
ölmeyin, yazik hayatiniza" dedim.
Soru: Bir ideal ugruna ölmeye degmez diyorsun.
S.Ç: "Hayat bütün fikirlerden daha degerlidir" diyorum. Insan hayatinin tek bir
amaci vardir, o da yasamak. Bireyin kendi seçecegi bir amaçtan baska bir amaç
yoktur. Ideal sahsi olmalidir. Insan bir ideal ugruna yasamalidir ama
ölmemelidir.
Soru: Bu görüs sol kesime çok ters geldi, üstelik sen de onlarin içinden çikmis
biriydin.
S.Ç: Onlarin beni elestirmeye gücü yeter ama anlamaya akillari
yetmez. "Prenses"te, ugruna ölünen düsüncenin yarin degisebilecegini ve
ölümlerinin bosa gidebilecegini söyleyip uyarmak istemistim.
Soru: "Bir ideal ugruna ölmek saçmaliktir" deyince insanin aklina Deniz Gezmis,
Che gibi efsaneler geliyor, haliyle tepki aliyorsun...
S.Ç: Deniz Gezmis'e yazik olmadi mi? Yasasaydi belki bir mühendis, bir hukuk
adami olarak çok daha yararli olacakti. Onu asanlar kadar, onun asilmasina neden
olanlar, ona gaz verenler de sorumludur bence.
Soru: Insanlik için bir sey yapma istegini dislamak anlamina gelmiyor mu bu?
S.Ç: Dünyada insanlik için bir sey yapan herkes bunu kendi için
yapmistir. Edison ampulü kendi için bulmus, Insanlik aydinlanmistir.
Soru: Nasil yani? Edison daha rahat kitap okumak için mi icat etmis ampulü?
S.Ç: Karidan kaçmak için. Edison karisinin dirdirindan kurtulmak için bodrumda,
mumla yasamaya basliyor... Elektrikten ampul üretmeye karar veriyor. Kendi
isigini ararken, insanligi aydinlatiyor. Herkes kendi isigini ararken insanligi
aydinlatmalidir. "Insanlik ugruna ölmek"i savunanlar hep savastan ve mücadeleden
söz eder. Bunlar insanligin en büyük düsmanlaridir. Halbuki kendi isigini
arayanlar insanliga en yararli isleri yapar.
Soru: Herhalde Graham Bell de telefonu karisiyla konusmak için bulmadi... Ya da
Newton yerçekimini...
S.Ç: Hepsi kendisi için yapti. Kendi arastirmalarini basariya ulastirmak için,
egolarini tatmin için... Kendi degerlerinin pesinde kosan adamin tarafindayim
ben. "Toplumun degerleri" diye bir deger sistemi içinde olan insan tribünlere
oynayan futbolcuya benzer. Futbolcu kendi amaci için gol atar, tribündekiler
mutlu olur. Tribünlere oynayanlar ise hiç bir is yapmaz sadece insanligi
kurtarmaktan söz eder. Ama kendi içindeki isiga dogru yol alanlar farkinda
olmadan insanliga en büyük hizmette bulunur. Ben çok net bir sekilde sunu
söylüyorum: Kendi egosu, kendi degerleri için çalisan insan degerlidir, toplum
için çalistigini iddia edenler ise yalanci. Kapitalizm hayatin ta kendisi
Soru: Vahsi kapitalist düzen dedikleri bu olmali. Zayiflar ölüyor. Basarabilen
yirtiyor, altta kalanin cani çikiyor.
S.Ç: Degil. Bu söylemde yirtan adam suçlu görülüyor. O kazandigi için zayiflar
ölmüyor. Zayiflar çalismadiklari için ölüyor, suçlusu kazananlar degil... Güçlü
olandan nefret etmenin kaynagi aslinda bu nokta. Güçlü, zayifin zayifliginin
nedeni degil. Dünyanin en igrenç insani bence sahsi amaci olmayan insandir.[..]
Soru: Bütün bu söylediklerin kisaca "her koyun kendi bacagindan" asilir anlamina geliyor.
S.Ç: Ben böyle bir cümle kurmak istemem. Insanlar koyun degildir.
Soru: Degildir de, ne söyledigimi anliyorsun...
S.Ç: Ben, "hayatta amaci olan insanlar kazanir" diyorum.
------
S.Ç: Ben eskiden devrimciydim, halen de öyleyim. Solcularla aramızdaki fark
şurada. Benim devrim trenim yola devam ediyor, solcularınki ise bir iki istasyon
sonra durdu. Türk solu asla devrimci değildir bu yüzden. Bana sağcı diyenler var
ama ben sağcının ne demek olduğunu bile bilmiyorum. Ben film yönetmeniyim ve
mesleğimi iyi yapan bir adamım. Bunun dışında hakkımda söylenenlerin ne önemi
var ki! Ben mesleğimle anılan ve kendi şahsi hayatı olan bir adamım. Adım Sinan
Çetin, başka sıfata gerek yok. Liberaller dahil hiçbir kalabalıkla birlikte
anılmak istemem. Film yönetmenleriyle bile anılmak istemem. Yönetmenler
derneğinden atılmış bir insanım ve bunu gururla söylüyorum. Beni attılar çünkü
“Devlete gitmeyin, sinema seyircisinden para kazanın, sinemadan para kazanmamak
eşşekliktir.” dedim. Alınmışlar sözlerimden ve beni dernekten attılar. Ancak
halen bu sözümün arkasındayım.
Soru: Para kazanma ve işini iyi yapma gibi kavramları neredeyse
kutsallaştırıyorsunuz? Para kazanmayana kuşkuyla bakıyorsunuz. İnsan yaşamında
değerlerin hiç mi yeri yok?
S.Ç: İnsanın aklı vardır, bu akıl ona bir amaç belirler. Akılla amaç arasında
geçen yolda yetenek ve çalışma vardır. İnsanın aklı yoksa amacı da olamaz, amacı
olmazsa zaten çalışmasına da gerek yoktur. Çalışmazsa başarı kazanamaz, başarı
kazanamazsa da mutluluğu hak edemez. Biz Türkler direkt olarak başarılı ve mutlu
olmak istiyoruz. Mutluluk çeşmeden akmıyor ki ağzını dayayıp içesin. Burada çok
önemli şey şu: Akılla amaç arasında geçen yol hayatın kendisidir. Bu hayatta
çalışmanın, yeteneğin ve alınterinin net bir kriteri vardır, o da para. İyi ki
para adı verilen bir değer ölçüsü var da biz yaptığımızın karşılığını
alabiliyoruz. Parayı değersiz ve anlamsız gibi gösteren herkesten ödüm kopar.
Soru: Son dönemde sanat filmi ve eğlenceli film gibi bir ayrım konuşuluyor. Hülya
Avşar, “Bir daha sanat filminde oynamam.” dedi. Popüler filmler kapalı gişe
oynarken sanat filmi diye tanımlananlara seyirci gitmiyor. Sizce nedir sanat
filmi, eğlenceli film ayrımı?
S.Ç: Doğru, böyle bir ayrım oluştu. Sanat filmi yaptım diyenler, kendi
yaptıklarını hayattan daha fazla ciddiye alıyor. Yani aslında hayatsever değil,
ölüm severler. Ciddiyeti sanatın önüne koyuyorlar. Ciddiyet hayattan daha mühim
değildir, hayattan daha mühim bir şey yoktur. Seyirci de hayatı seviyor ve film
izlerken mutlu olmak istiyor. Sen seyirciye hayatı değil ölümü
satamazsın. Suratı asık, beş kuruş etmez, sıkılacağım net olan bir filme beş
dolar yatırıp gitmem. Sen seyirciye sıkıntı ve problem satarsan, öbürü de biraz
hoşça vakit geçirtecek ürünler ortaya koyarsa tercih tabii ki ikinciden yana
oluyor. Kendini çok ciddiye almış, asık suratlı, hayatın karşısında ölümü
savunan, geri zekalı, aptal -ki bu aptallıktır gerçekten- ve kendini çok zeki
sanan yönetmenin filmine mi gidersin yoksa Hababam’daki eğlenceye mi? Hülya
Avşar haklı; insanlar hayatı tercih ediyor. Hababam Sınıfı’ndaki eğlence
kaliteli mi kalitesiz mi o ayrı bir tartışma konusu...
Soru: Sanat filmi olarak ortaya çıkan yapımları aptalca mı buluyorsunuz?
S.Ç: Kendini iyi film yapmak yerine sanat filmi yapmaya adayan her yönetmen
aptaldır. İyi film ve kötü film vardır, ben sanat filmi yapıyorum diyen yönetmen
aptaldır ve kibirlidir bana göre. Tabii ki kendilerine böyle bir elbise
giydiriyorlar. İyi film yapamayınca bari adı sanat filmi olsun diyorlar,
başarısızlıklarına böyle bir kılıf geçiriyorlar. İyi film yapamayınca sanat
filmi yaptım diye bir bahçede dolaşmak mümkün oluyor. Oliver Stone, Steven
Spielberg, Ridley Scott gibi yönetmenler dünyada en çok gişe yapan filmlere imza
atıyor. Bunlar sanat filmi değil mi? Bunların filmi sanat filmi değil de
bizimkiler mi sanat yapıyor? Seyirci her zaman iyi filme gidiyor. Soruyu
kendimize sormamız lazım, bizim film çalışmayınca adı sanat filmi mi oluyor?
Soru: Pardon, Mert Baykal’ın ilk filmi. Genç yönetmenleri öne çıkarma gibi bir
projeniz mi var? Okul filminde de aynı durum söz konusuydu?
S.Ç: Hayır, bu genç yönetmenleri öne çıkarma, onlara destek olma projesi değil,
onlarla birlikte iş yapma projesidir. Onlara yardım etmiyorum, imkan da
vermiyorum. Onlarla sadece işbirliği yapıyorum. Onların yeteneğinden
yararlanarak, Türk sinemasına ve kendi şirketime film kazandırıyorum. Bir
iyiliksever olarak çalışmıyorum yani...
----
Sinan Çetin’le konuşmamız CHP kongresi ile paralel bir zamana rastlayınca söz
dönüp dolaşıp Deniz Baykal’a geliyor. Ünlü yönetmen CHP lideriyle ilgili bir
anısını paylaşıyor: “1974 veya 75 yıllarıydı. Deniz Baykal, Bülent Ecevit
hükümetinde Enerji Bakanı olmuştu. Baykal, bakan olduktan sonra ilk iş olarak
madenleri devletleştirdi. Bunun üzerine rahmetli Uğur Mumcu, ben, Işık Yenersu
ve Fikret Hakan toplanıp onu bu kararından dolayı kutlamaya gittik. Hayatta
hatırladıkça sıkıldığım anlardan biridir bu olay. Madenleri devletleştirerek
kendine göre entelektüel sosyalistlerin gözüne girmeye çalıştı ve bu madenler
daha sonra teker teker kapatıldı. Binlerce insan işsiz kaldı. Çünkü devlet maden
falan işletemez. Bizde devlete birçok fonksiyon yükleniyor ve her konu ona
bırakılıyor. Devletin zenginliği milletin fakirliği demektir. Bir ülkede devlet
değil millet zengin olur. Türkiye bana göre Küba’dan sonraki tek sosyalist
ülkedir. Yakında Castro ölürse yeryüzündeki tek sosyalist ülke olarak
kalacağız. AB mücadelesi aslında devletin fakirleştirilmesi
mücadelesidir. Devlete ait zenginlikler millete geçmeden bu ülkede kurtuluş
yok. Hal böyle iken bizim bu devletçi kararından dolayı Deniz Bey’i tebrik
etmeye gitmemiz hayattaki en büyük pişmanlığımdır. Üstelik kendisini insan
olarak da çok severim. Keşke Deniz Bey devletçi fikirlerinden arınsa biraz.”